“Hepimiz mahpusuz. Ama kimimizin hücresinde pencere var kimimizinkinde yok.” [2] ‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Ulusl...
“Hepimiz mahpusuz.
Ama kimimizin hücresinde
pencere var
kimimizinkinde yok.”[2]
‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası
Dayanışma ve Mücadele Günü’ dolayısıyla düzenlediğiniz bu etkinliğe “Kent ve
Kadın” konulu bir sunuşla katılmamı istediniz benden…
Büyük bir sevinçle. Ama madem ki bu
semineri geceyarısına doğru düzenliyorsunuz, bir bildiğiniz vardır, diyorum.
Ve izninizle, benden istediğiniz temalar
arasına bir de “gece”yi ekliyorum.
Çünkü hepimiz biliyoruz ki geceler
kadınlar için tekinsizdir. Ama özellikle kentlerde!
Kırsal kesimde yaşayanlar gecenin sorun
teşkil etmediğini bilirler orada. Zaten erkekler için de fazla bir anlam ifade
etmez.
Ya gün boyu ekinde çalışır, gece ise
televizyon karşısında uyuklarsınız… Ya erkekler kahvede okey oynarken kadınlar
konu komşu ziyaretine, mukabeleye filan gider. En iyi ihtimalle de düğüne… Köy
yaşamında ne kadın ne de erkeğin, kendini “güvensiz” hissetmesi için fazlaca
bir neden yoktur.
Çünkü hemen herkes ya komşu ya
akrabadır. 300-500 kişilik bir yerleşimde, toplumsal denetim, bireylerin
özgürlüklerini sınırlandırırken, güvenliği büyük ölçüde sağlar… En kötü risk,
gece karanlığından yararlanan kaçamak ilişkilerin konu-komşu tarafından
yakalanıp “dedikodu” konusu olmasıdır. O kadar…
Oysa kentlerde… Hele metropol
kentlerde.. Gece kadınlar açısından büyük soruna dönüşür. Tehditkâr, tehlikeli,
tekinsizdir…
Bir zamanlar Londra polisinin kadınların
güvenliği için yayınladığı bir broşür geçmişti elime… Kadınlara geceleri ana caddeden
ayrılmamaları, tek başlarına karanlık sokaklara girmemeleri, toplu taşıma
araçlarında erkek grupları ya da güven telkin etmeyen erkeklerle gözgöze
gelmekten kaçınmaları, evlerinin kapılarını sıkıca kilitlemeleri, tanımadıkları
kişilere kapı açmamaları… vb. telkin ediliyordu. Londra polisi kadınlara adeta
“bizden umut yok,” diyordu; “başınızın çaresine bakın…”
Kentlerdeki
erkek egemenliği kadınları ikiye bölmüştür. “Gündüz kadınları” ve “gece
kadınları”... Gündüz kadınları, anadır, bacıdır, karıdır, yardır. Mahremdirler;
“Kişiye özel”dirler yani. Ya çarşıya çıkmışlardır, ya akraba-komşu gezmesine,
hasta ziyaretine… Mubahtır.
Oysa
gece kadınları? Onlar mahrem değildirler… Kimsenin bacısı, anası, avradı, yari
olamazlar. Kimse onları tam olarak bilemez, avucunun içinde tutamaz. Erkeklerin
ortak ilgi ve iyelik alanına dahil olabilirler ancak. Üzerlerinde her erkeğin
“hak”kı vardır; bu hakkı tek başına temellük etmeye kalkışmak,” racona
ters”tir. Ya bar-pavyona ya da geneleve dairdirler gece kadınları. Düşmanca,
aşağılayıcı bir kösnüllüğün hedefi, nesnesidirler her daim. Cazip ama
tehlikeli, eğlendirici ama güvenilmezdirler. Arzulanırlar ve ürkülür onlardan.
Geceleyin yuvasının, erkeğinin (babası,
ağabeyi, kocası…) koruyuculuğundan sıyrılıp da sokağın tekinsizliğine adım atan
kadınlar erkekler için bir ikircim kaynağı olagelmiştir öteden beri. Öyle ya,
cadılar gündüz sıradan, zararsız ihtiyarlarken, gece olunca süpürgelerine
binip, Şeytan’la meş’um randevuları için havalanmazlar mı?
Bir bakıma özel-kamusal; mahrem-umumî
ikiliğine denk düşen gece-gündüz klişesi nedeniyledir ki “mazbut” kadınlardan
beklenen, geceleyin evlerinde oturmaları, yanlarında namahrem olmadan sokağa
çıkmamalarıdır. Tek başına sokağa çıkmayı göze alan kadın, “gece kadını” muamelesinin
muhatabıdır; buna istekli olduğu varsayılır. İtirazı ise “ceza”yı gerektirir:
sözlü ya da fiilî taciz, tecavüz, şiddet, belki de öldürülmek…
Evet, kentler geceleyin kadınlar için
tekinsizdir… Bu nedenledir ki kadın hareketlerinin taleplerinden biri,
sokakları bol ışıklandırılmış, bol meydanlı, insan-merkezli, şenlikli ve güvenlikli
kentlerdir…
* * *
Yalnız geceleri mi?
İçerdikleri olanca “özgürlük” vaadine
karşın, kentler kadınlar için genelde tekinsizdir… Tekinsiz ne söz, giderek bir
cehenneme dönüşmektedir. Özellikle son yıllarda kentsel rantın kapitalist sermaye
birikiminin merkezine yerleşmesinin “metamorfoza uğrattığı” günümüz
kentlerinde.[3]
Evet, metamorfoz. Birden çehresi değişti
kentlerin. Upuzun, yüksek mi yüksek binalar sardı ufuklarını. Türkiye 141
gökdelenle Avrupa’nın en çok gökdeleni olan ülke unvanını kazandı… 91 binayla
İstanbul, Moskova’yı takip ediyor; ama endişelenmeyin, 2016’da, 127 gökdelenle
onu geride bırakacak… Ve ister inanın ister inanmayın, 37 gökdelenli Ankara,
Paris’i şimdiden “geçmiş” durumda![4]
Ya AVM’ler?[5] Şimdiden
memleketin 9 milyon metrekaresini işgal etmiş durumdalar… Dile kolay; 2014 sonu
itibariyle sayıları 368’i bulacak. 100’den fazlası İstanbul, 40 kadarı Ankara,
20’si İzmir’de…[6] (Oysa
Paris’teki AVM sayısı 17;[7] Berlin’de 23;[8] Zürih’te ise 3![9])
Ve kentin bağrını delik deşik eden
bilmem kaç şeritli yollar, tüneller, köprüler… Kent merkezlerini yayalara
kapayıp otomobillerin işgaline açan ucube bir kent planlamacılığı… (Hatırlar
mısınız bilmem; Melih Gökçek bir zamanlar Çankaya’dan hareket eden bir
otomobilin yolda hiç durmadan Esenboğa’ya varacağı bir kent oluşturmak üzere
düğmeye basmıştı: Sanırım mimarlar, kent planlamacıları, kentliler, gençler
gibi bir takım “bozguncu” unsurların muhalefeti olmasaydı, AKP
belediyeciliğinin dünya kentbilim tarihine armağanı olacaktı bu: otoyol-kent.
Evet, muhalefetinizle Melih Gökçek’i o kendinden menkul “uluslararası
ödül”lerinden birinden ettiniz!)[10]
Uzmanlar 40 bin kişiyi bir saatte bir
köprüden karşıya raylı sistem ile geçirmek için iki, otobüs ile geçirmek için
dört, otomobille geçirebilmek için ise oniki şeride gereksinim olduğunu
kaydediyorlar. 15 yılda Ankara’da yeni bir metro hattı açmayan, açılanların
taşıdığı yolcu sayısının ise, yapılan katlı kavşaklar, genişletilen yollar,
araç kapasitesini sürekli arttırma çabaları nedeniyle beklenenin çok altında
kaldığı bir belediyeciliğin vardıracağı sonuç…[11]
Peki, kentsel rant uğruna AVM’lerin,
gökdelenlerin, bilmem kaç şeritli yolların istilasına uğrayan neo-liberal
kentlerde insanların, özellikle de kadınların yaşam şansı nedir?
Bilmem biliyor musunuz? Brezilya’nın
Topraksızlar Hareketi MST’nin liderlerinden Charles Trocate’nin “Otomobil ile
ulaşım erkektir ve ırkçıdır,” dediğini aktarır Metin Yeğin bir yazısında.[12] Öyle ya, New
York’ta yapılan bir araştırma, otomobil sürücülerinin yüzde 75’inin erkek, bir
o kadarının da beyaz olduğunu gösteriyor.
Neo-liberal kent politikaları kentsel
alanları “soylulaştırıp” yoksullardan zenginlere aktarıyorsa, bu durumda kentin
madunları da giderek kadınlaşıyor, demektir. Öyle ya, dünya mülksüzlerinin
çoğunluğunu (yüzde 70) kadınlar oluşturuyorsa ve örneğin Türkiye’de kentsel
mülkiyetin büyük bölümü (yüzde 70 dolayları) erkeklerin elinde toplanmışsa,[13] siz bakmayın plaza
reklamlarında boygösteren albenili, şık, bakımlı kadınların bolluğuna; kentsel
“soylulaşmanın” da esasta “eril”, bir başka deyişle erkek zenginliğiyle âlâkalı
bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Ya da, kadınların büyük çoğunluğunun
kentlilerin “en alttakiler”ini oluşturduğunu.
Şunu unutmamak gerek; kentsel
soylulaşma, bir başka süreçle, yoksulların giderek kent saçaklarına itilmesiyle
atbaşı gitmekte… Bu, dünyada çok bilinen bir uygulama; Türkiye’de ise ekonominin lokomotifine inşaat
sektörünü yerleştiren AKP hükümetlerinin kentsel mekânların tükenmesi üzerine,
“depreme dayanıklı konutlar inşa edeceğiz” diye “kentsel dönüşüm” adı altında
mahalleleri yerle bir edip yerlerine plazalar, lüks konutlar, AVM’ler filan
inşa etmesi şeklinde tezahür ediyor. Bunu yaparken de yıktıkları mahallelerin
eski sakinlerini, kent dışlarında inşa edilmiş beton kutulara sürüyorlar.
Örneği çok; İstanbul/ Ayazma’da olan-bitenleri hatırlamak yetecek.
Biliyorsunuz, Ayazma Ağaoğlu’na peşkeş çekilip onun elinde My World Europe adıyla
bir “marka kent” ucubesine dönüştürülürken, Ayazma’nın çoğu Kürt olan eski
sakinleri, Halkalı/ Bezirganbahçe’deki TOKİ konutlarına gönderildiler. Çoğunun
aylık geliri 600-900 TL arasındaydı, düzenli bir işleri yoktu. Bu parayla
Bezirganbahçe’de yerleştirildikleri konutların banka kredi borcunu, apartman
giderlerini, elektriğini, suyunu ödeyemediler. Dairelerini satıp, yeniden
gecekondularını inşa etmek üzere Silivri’ye, Trakya’ya göçtüler… Böylelikle
ekmeklerini kazandıkları kentten iyice uzaklaştırılmış oldular.
Bir an için kendinizi Bezirganbahçe’deki
“toplu mezar”lardan birine yerleştirilmiş kadınlardan biri olarak tahayyül
edin…
Bilirsiniz, büyük kentlerdeki gecekondu
mahalleleri, akrabalık ve hemşerilik ilişkisi üzerinden oluşturulmuştu. Yeni
gelen, eski gelenlerden aldığı yardımla inşa ederdi gecekondusunu ve kırsal
dayanışma örüntüleri, kente taşınmış olurdu. Darda kalana maddi yardım, iş
bulma, hastaya bir kâse çorba götürme, veresiye alışveriş yapabileceğin bakkal…
Yabancı, düşmansı kent ortamında, yeni kentli yoksullara bir soluk alma
olanağıydı. Bir şey daha… Gecekondunun bahçesinde yetiştirilen biber, domates,
patlıcan, tandırda pişirilen ekmek, kümeste yetiştirilen tavuk, dar zamanların
bankası görevini görüyordu adeta.
Kentsel dönüşüm, mahalleleri dağıtıp
aileleri beton bloklara gömerken, bu dayanışmayı da tarumar etmekte. Bundan en
çok etkilenenler ise, ocağı kaynatmaktan, çocuğa bakmaktan, çamaşırı-bulaşığı
yıkamaktan sorumlu kadınlar, hiç kuşkusuz. Tıkıştırıldıkları kümesten hallice
beton bloklarda, hoşbeş edecek, erişteyi imeceyle kesecekleri, çamaşırı
birlikte yıkayacakları, çocuklarını emanet edecekleri komşularından, veresiye
yazdıracakları bakkaldan, domates-biber yetiştirecekleri bahçelerinden
kopartılmış, izole bir yaşama mahkûm kılınırken kent yaşamı daha da
çekilmezleşiyor onlar için…[14] Mimar Sinan
Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyelerinden
Yard. Doç. Dr. Erbatur Çavuşoğlu’nun AKP’nin kentsel dönüşümünü “Filistin tipi
kentsel dönüşüm” olarak tanımlaması boşuna değil.[15]
“Ama,” diye itiraz edebilir liberal görüşlü aklıevvel
bir iktisatçı bu söylediklerime, “kentleşme kadınların iktisadî yaşama
katılmasını hızlandırıyor, onları bağımsız bir gelire sahip kılıyor…”
Doğrudur, kentleşme kadınların önünde
ücretli iş imkânını açıyor. En düşük ücretli, en güvencesiz, en kayıtdışı
olanları genellikle. Kadın istihdamının dünya ölçeğinde kayıtdışında
yoğunlaşması, şaşırtıcı değil. Dünyada düşük gelirli ülkelerde kadınların yüzde
60’ının informel sektörde istihdam edildiği hesaplanmakta. Sonuç mu? En düşük
ücretli, en güvencesiz, en kötü koşullu işlerde çalışan kadınlar, bunu
saçaklarında dışlanmış bir yaşam sürdürdükleri kentlerde
gerçekleştirdiklerinde, işte ve evde günde 17 saat çalışmak zorunda kalıyorlar.[16]
Bir başka deyişle, “ücretli bir işte
çalışıyor olmak”, kentli kadınların çoğunun durumunu hiç de düzeltmiyor.
Tersine, iş ile konut arasında giderek uzayan mesafeleri[17] her gün biraz
daha sıkışan trafik, biraz daha kalabalıklaşan toplu taşıma araçları içinde kat
etmek, pazar pazar dolaşarak sebzenin, deterjanın en ucuzunu bulmaya çabalamak,
çocukları okuldan ya da emanet edilen akraba, konu komşu veya sokaktan -neo-liberal
iktisat politikaları kreş ve yuvaları düşük gelirliler için erişebilir olmaktan
çıkardı, biliyorsunuz- toparlamak, eve koşturup yemek yapıp bulaşık yıkamak…
yani hem evde hem de işte, boğaz tokluğuna ölesiye çalışmak anlamına geliyor…
Ve “dönüştürülmüş kentler”in, ya da neo-liberal
kent politikalarının kentli kadınların çoğunluğunu oluşturan yoksul, hatta orta
hâlli kadınlara sunacak hiçbir şeyleri yok. Tam tersine, onların son yaşam
alanlarını da ellerinden almanın peşinde… Örneğin, çevreyi hoyratça yok
ederken, soludukları havayı, içtikleri, yemek pişirdikleri, çamaşır-bulaşık yıkadıkları
suları kirleterek…[18]
Örneğin arada bir çıkıp bir soluk
alacakları, çocuklarını salacakları parkları, diğer insanlarla
buluşabilecekleri, fikir, haber, dedikodu alışverişinde bulunabilecekleri
meydanları yok etmekle meşgul. Belki biliyorsunuzdur; Dünya Sağlık Örgütü’ne
göre kentlerde yaşayan insan başına minimum 9 m2, tercihan 15 m2
yeşil alan gerekiyor. Dünyanın megakentlerinde bile bu gözetiliyor.
Örneğin, New York’ta kişi başına 23,
Londra’da 22, Paris’te 11.5 m2 yeşil alan düşüyor. Ya İstanbul mu? İstanbul’da
kişi başına düşen yeşil alan miktarı, belki inanmayacaksınız ama, 1 m2![19]
Ya meydanlar? Türkiye’nin nabzı,
İstanbul’un çarpan kalbi Taksim meydanının “yayalaştırma” etiketiyle dönüştüğü
trajediden hiç söz etmiyorum. Bilmem yakın zamanlarda hiç gittiniz mi, orası
şimdi geniş bir cezaevi avlusunu andırıyor.
Gerçek şu ki, agorafobik AKP iktidarı,
büyük bir hızla tüketiyor kentlerin meydanlarını. Düşünün ki, “İstanbul’da 2003
yılına kadar insanların toplanabilecekleri alan sayısı 470 iken, bu sayı şimdi
80’e düş”müş durumda.[20] Tabii ki
yerlerine AVM’ler, rezidanslar, gökdelenler dikildi… Uzmanlar İstanbul’da
beklenen deprem gerçekleştiğinde insanların nerede toplanacağını soruyor, haklı
olarak. Yanıt yok, çünkü “depreme karşı güvenli binalar” bahanesiyle başlatılan
“kentsel dönüşüm”, deprem toplanma alanları dâhil, meydanlarını, yeşil
alanlarını yuttu kentlerin…
* * *
Söze gecelerin kentlerde yaşayan
kadınlar için tekinsiz olduğundan bahisle başlayıp, ardından kapitalizmin mevcut
durağında bir kâr üretme alanına, deyim yerindeyse bir “üretim aracı”na dönüşen
kentlerin kadınların büyük bir çoğunluğu, alt ve orta sınıf kadınları için
yalnız geceleri değil, yaşam boyu nasıl tekinsizleştiğini sergilemeye çalıştım.
Evet, kapitalist kent, nüfusunun büyük
çoğunluğu, hele ki kadınlar için bir cehennem. Sözcüğün gerçek anlamında.
Yalnızca her gün biraz daha çıldırtıcı hâle gelen trafiği, lüzumsuz
gökdelenleri, içinde satılan her şeyin insanın cebini yaktığı AVM’leri,
“soylulaşırken” sakinlerini gittikçe daha uzağa sürmesiyle, hava-su-toprak
kirliliği, temel hizmetlerin erişilmezliği, yabancılaştırıcı-yalnızlaştırıcı
etkisi ile değil.
Aynı zamanda “suç”u, saldırganlığı
sıradanlaştırması, içselleştirmesi, yaşamının aslî unsuru hâline getirmesiyle
de öyle.
Evet, yoksulluk ve suç, modern
(“kapitalist” olarak okunmalı) kentlerin kronik ifrazatındandır. Yoksul
varoşlar, varsıllığın katlandığı kent merkezleri, ya da zenginlerin ikamet
ettiği “güvenli” siteler için hep esrarlı, tehditkâr, tekinsiz mekânlardır…
İkiye bölünmüştür neo-liberal kent, yoksullarla zenginleri ayıran sınır, her
gün biraz daha belirgin hâle gelmektedir. Bir tarafta lüksün tepeleme
yığıldığı, ışıltılı eğlence, iş, yaşam mekânları, bir tarafta da alabildiğine
uzaklara sürülmüş, duraklarda saatlerce itiş kakış doluşacağınız otobüsleri,
minibüsleri beklediğiniz, elektriğine, suyuna güç yetiremediğiniz, çamurlu,
karanlık sokaklarıyla teneke mahalleler…
“İstanbul’da birtakım alt yapısı
olmayan, şehirden uzak, şehirle bağlantısı olmayan yerleşim bölgelerine
dairelerin yanına bir cami, bir okul ve bir alışveriş merkezi yapılıyor. Burada
bir kadın ne yapar. Sosyallik tarzlarını orada icra edemez. Başakşehir gibi
yerlerde, alıştığı gibi kapı önüne çıkamaz, komşusuyla konuşamaz. Bu mimari
buna izin vermez. Anketlere göre orada bir sürü insan antidepresanla yaşıyor.
Kadınları bırakın gençler buralarda ne yapar? Gençler sadece alışveriş
merkezlerinde buluşabiliyorlar. Dolayısıyla bu dönüşümler bir şiddet alt yapısı
oluşturuyor. Bu Fransa’da da böyle oldu, İngiltere’de de böyle oldu. O nedenle,
şehirle bağlantısı kopuk, sineması, kültür merkezi, kütüphanesi, küçük esnafı
olmayan yerleşimler yapılmıyor artık. TOKİ tarafından, çölün ortasında birden
bire mahalle oluşturur gibi yapılan yapılar 10-15 sene sonra şiddete yol
açacak,”[21] diyor bu konuda, Fransa’daki vahşi
kentsel dönüşümün günümüzdeki banliyö şiddetine yol açtığının altını çizerek.
Belki de yanılıyor… Belki de şiddet,
yoksulluğun yoğunlaşmasının, ya da ne bileyim, gençlerin öfkesinin bir sonucu
olmaktan çok, lebensraum’unu sürekli
olarak geliştirmeye çalışan kapitalist sistemin bir taammüdî bir imalatı…
Uyuşturucu, fuhuş çeteleri bizatihi polisin besleyip, yıldırıp kaçırmak üzere
sakinlerinin üzerine saldığı Gülsuyu’nda olduğu gibi örneğin.[22]
Çünkü nihayetinde, kentlerin
taşı-toprağı gerçekten de altın… Ama artık topraklarından kopup ekmek peşinde
buralara göç eden yoksullar için değil. Muteber kentsel mekânları tüketip
gözünü yoksulların sığındığı gecekondu mahallelerine, varoşlara diken inşaat
şirketleri, “soylulaştırma”dan vurgun vuran spekülatörler, onların haracını
yiyen yerel yöneticiler ve hepsinin gerisindeki siyasal iktidar için…
Neo-liberalizmin “Kırk Haramîleri”, el
birliğiyle yaşamı kentlilere dar ediyorlar… Hele ki kadınlara…
21 Kasım 2014 09:56:39, Ankara.
N O T L A R
[1]
24 Kasım
2014 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Kadın Katliamlarına, Erkek Şiddetine,
Gericiliğe Karşı; Karanlığı Yırtmak ve Yaşamı Savunmak İçin ‘Yaşam
Nöbeti’ndeyiz!” başlıklı etkinliğin “Kent-Doğa Direniş ve Kadın (saat:23.40-
00.25)” oturumunda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:162, Aralık 2014…
[2] Halil Cibran.
[3] “Endüstriyel üretimin
karşılaştığı aşırı birikim krizlerini aşmak yolunda inşaat yapmak üzerinden
geçici çözümler üretilmiştir, üretilmeye devam etmektedir,” diyor David Harvey.
“Kentlerde yeni büyük binaların inşa edilerek sermayenin kârlılığını devamlı
kılacak yeni bir ortamın oluşturulması sağlanmaya çalışılıyor. (…) Kapitalist
toplumlarda kentsel mekân sermaye için yeniden ve yeniden üretilen bir meta
hâlini almıştır. Büyük ölçekli inşaat yapmak hoşa gidiyor. İş gökdelenleri,
AVM’ler ve mega projeler yapılıyor ve bunun üzerinden borçlanılarak finansman
sağlanıyor. Bu sektör üzerinden çok para kazanılıyor.” (“Harvey: Evsizlerden
Çok Boş Ev Var”, Birgün Pazar, 30
Mart 2014, s.17.)
[4] Gülistan Alagöz, “Başımız Göğe
Erdi”, Hürriyet, 9 Temmuz 2014, s.11.
[5] AVM’leri bir
“Amerikan yaratımı, Amerikan ihracı” olarak değerlendiren Profesör George
Ritzer, onların “Amerikan tüketim kültürünün küreselleşmesinin bir parçası”
olduğunu, modern olmanın, varsıllığın simgesi olduğunu vurgulayıp ekliyor:
Bence bir dereceye kadar tüketim kültürü, insanları tüketime takıntılı hâle
getiriyor. (…) Tıpkı Marx’ın ileri sürdüğü gibi, din insanların afyonu olur ve
devrimci faaliyetlerle ilgilenmemelerini sağlar. Bence tüketim kültürü içinde
çok aktif olan bireyler, politik faaliyetlere zaman bulamazlar ve hatta bu
faaliyetlere ilgilerini kaybederler, özelliklede muhalif olanlara... Bu
bakımdan, iktidarda kalmak isteyen bir politik rejim, daha çok tüketim
katedrali inşa etmeye yönelebilir. Bu katedraller içinde daha çok insanın
olması insanları sokaklardan ve radikal faaliyetlerden uzak tutar. (Ömür Şahin
Keyif, “İktidarda Kalmak İsteyen AVM İnşa Eder”, Birgün, 29 Eylül 2014, s.17.)
[6] “AVM Furyası: Sayı 368’i
Buluyor…”, Birgün, 9 Haziran 2014,
s.5.
[7] Bilgi e.parisinfo.com’dan
alındı.
[8] Kaynak: europe-cities.com.
[9]
http://www.cbre.eu/portal/pls/portal/res_rep.show_report?report_id=1672
[10] Yine de Melih Gökçek’in “hayali”
Ankaralılara pahalıya mal oldu. “Çankaya’dan havaalanına giden anayolun
yanyollarla kesilmemesi için ‘bat-çık’larla karnından yarılan, örneğin
Kavaklıdere caddesinde bir kentin en önemli ‘piyasa’sı, kamusal alanı yok
edildi,” diyor Cengiz Bektaş. “İnsanlar karşıdan karşıya geçemiyorlar.
‘Merhaba’laşamıyorlar. Ancak el sallayabiliyorlar birbirlerine…” (Cengiz
Bektaş, “Halk Bunun Neresinde?” Cumhuriyet,
12 Şubat, 2013, s.8)
[11] Funda Özgür, “Yürüyün
Seferoğulları, Yeşil Vadi Bizimdir!”, Radikal
Kitap, 14 Şubat 2014, s.28.
[12] Metin Yeğin,
“Ulaşım ve Özgürlük”, Gündem, 16
Temmuz 2014, s.12.
[13] Yard Doç. Dr.
Bayram Uzun’a dayanarak… Bkz. “Kadın ve Mülkiyet Hakkı”, http://www.hkmo.org.tr/etkinlikler/etkinlik_detay.php?kod=3930.
Bu ortalama bir oran olmalı. Örneğin Hakkâri’de kentsel mülkün yüzde 96’sı
erkeklerin elinde. (Erdoğan Yener, “Kente Karşı Eko-Kentler”, Gündem, 9 Temmuz
2014, s.14.)
[14] Ayazma’da
kentsel dönüşüm sürecini yakından izleyen bir kent aktivisti, Cihan Uzunçarşılı
şöyle diyor: “Sosyal ve kültürel boyutlardan bakarsak, TOKİ’lerde
mahallelerdeki dayanışma ve komşuluk ilişkileri, sosyal ağlar çöküyor. Avlulu
evde oturan ya da mahallesinin sokaklarını evinin odaları gibi kullanan Romanı
alıyorsun, apartman dairesine tıkıyorsun. Ya da, “Ayağımız toprağa basmadan
yaşayamayız” diyen Ayazmalı Kürt nüfusu alıyorsun 12 katlı insan silolarına dar
mekânlara hapsediyorsun. Bu olacak şey mi? Kına geceleri, açık hava düğünleri,
kapı önü komşuyla çay keyifleri bunlara TOKİ’lerde olanak yok. Ya da mahallede
yer halısını yıkayabiliyor, asıp kurutuyor, yününü dövüyor, TOKİ’lerde
imkânsız.” (Sinem Uğurlu, “Yoksulu kent dışına sürme projeleri, Evrensel, 18 Mart 2014, s.2.)
[15] “Dönüşüm
yapılan yerlerde fakirler, orta sınıflar istenmedi. Zenginler için bu alanlar
yeniden yapıldı. Kullanıcı kimliği değişti. Bu mahallelerin hedef seçilmesinin
bir sebebinin de oraların etnik kimliği olduğunu söyleyebiliriz. Etnik
temizlik, “genocide,” bir etnik grubu yok etmek demektir. Bunun planlamadaki
karşılığına biz “spacioside” diyoruz, yani “mekânkırım..” Filistin halkının
yerinden edilmesiyle uluslararası literatüre girmiş bir kavram bu. Ölümle
sonuçlanmayan ama insanları yaşam alanından kopardığınız sürgün politikası...”
(Tuğba Tekerek, “Erbatur Çavuşoğlu: Filistin Tipi Kentsel Dönüşüm”, Taraf, 9
Haziran 2014, s.11.)
[16] Cecilia Tacoli, Urbanization, Gender and Urban
Poverty: Paid Work and Unpaid Carework in The City, International Institute for Environment and
Development, Mart 2012.
[17] “Modern kent
ulaşımı, sanki ulaşamamak üzerine düşünülüp tasarlanmıştır. Kent merkezi,
otorite alanları yani hükümet binaları, mahkemeler, okullar, ofisler, işyerleri
ve onlara hizmet için kurulmuş otel, lokanta, eğlence yerleri ile
donatılmıştır. Bunlar büyüklü küçüklü kentlerde, kendi boylarına göre, irili
ufaklı ama benzerdir. Otorite merkezleri tekli değildir. Fabrika ve çevreleri,
çarşı, pazar ve çevreleri, tapınak yerleri ve çevreleri, özellikle son yıllarda
finans merkezleri ve çevreleri, hepsi kentin temerküz alanlarıdır. Genellikle
insan yaşam alanları (…) başta konutlar, kentin modern olmasıyla birlikte, bu
alandan süpürülürler. Aşırı değerlenen merkezdeki binalar, artık konut olarak
kullanılamayacak kadar pahalıdır ya da çok olumsuz koşullarda, yangında
otoritenin ilk yutacağı alanlar olarak var olabilirler. Böylece herkes için bir
yolculuk başlar. Kentin yoksulları, kısıtlı marjinal alanlarda yer
bulamazlarsa, ofisleri, işyerlerini temizlemek, lokantalarında yemek pişirmek,
seyyar satıcılık yapmak, kendilerini benzer kaderlilerden korumak için güvenlik
görevlisi olarak çalışmak ve benzeri binlerce iş için, merkeze doğru günlük
göçlerine başlar. (Metin Yeğin, “Ulaşım”, Gündem,
10 Temmuz 2014, s.13.)
[18] Duymamış
olamazsınız: İstanbul Boğazı’na yapılan üçüncü köprüyü inşa eden ICA
konsorsiyumu, kreditörlerin talebi üzerine bir çevresel etki değerlendirme
raporu hazırlattı. Rapora göre, köprü, İstanbul’un su kaynaklarını kirletecek.
Şöyle deniyor raporda: “Kazı alanlarından, malzeme yığınlarından, inşaat
alanlarından arıtılmamış kirli su sızıntıları, derelere, diğer yüzeysel su
kaynaklarına karışabilir. Bu tür su sızıntıları ve yüzey akışları tortu ve
tehlikeli atıklar taşıyabilir ve bu atıklar derelere ya da diğer yüzeysel su
kaynaklarına karışabilir. İnşaat sırasında geçici tesisler inşa edilecek, iş
makineleri kullanılacak. Bazı beton atıkları, malzemeler ve kimyasallar
kirliliğe neden olabilecek.” (Çiğdem Toker, “3. Köprü, İçme Suyunu da Kirletecek”,
Cumhuriyet, 14 Nisan 2014, s.10.)
[19] Funda Özgür, “Yürüyün
Seferoğulları, Yeşil Vadi Bizimdir!”, Radikal
Kitap, 14 Şubat 2014, s.28.
[20] Fırat Turgut,
“Sığınacak Yer Kalmadı”, Evrensel, 16
Mart 2014, s.14.
[21] “Kentsel Dönüşümün Sonu,
Paris’teki Banliyö Şiddeti”, Taraf, 9 Eylül 2012, s.4.
[22] Onur Erem, “Bir
Garip Polis-Çete İlişkisi”, Birgün, 10 Ağustos 2013, s.3.

Yorum Ekle